Myspace Layouts at Pimp-My-Profile.com / Sparkling Rose

http://www.fireworkstext.com - fireworks text

Image Hosted by ImageShack.us



SEVGİ DİYÂRI

5/11/2009 - İBÂDETİN KIYMETİNİ BİLMEMEK İBÂDETTEN ZEVK ALMAYA ENGELDİR

Kategori: ISLAM

Öncelikle bilinmesi gereken; insan yaratılış gayesi olan ibâdeti zevk almak için değil sadece Allah (cc) rızası için yapmalıdır. İbâdetten zevk alınmaması ibâdetin terki için geçerli bir sebep olamaz. İbâdet lezzetine engel olan manevi hastalıklardan ve ilaçlarından bir kaçını şöyle sıralayabiliriz...

GÜNAHLAR İMAN ZAYIFLIĞINA SEBEP OLDUĞU GİBİ İBÂDETTEN LEZZET ALMAYA DA ENGEL OLUR


“Mü’minin işlediği her günah kalbinde siyah bir nokta meydana getirir. Tevbe edip kötülükten sıyrılarak af dileyince, o siyah nokta kalbinden silinir. Eğer günaha günah eklerse siyah noktalar çoğalıp kalbini kaplar.”(Buhari)

Nasıl ki hasta bir insan yediği ve içtiği şeylerden tam lezzet alamaz. Ve lezzet alamaması ona sıkıntı verir. Hastalığını tedavi edecek doktor ve ilaca ihtiyaç duyar.

Bunun gibi günahların tekrar tekrar işlenmesiyle de imanın merkezi olan kalpte siyah noktalar oluşur. Bu durumda imanı zayıfladığı için insan yaptığı ibâdetlerden tam zevk alamaz.

Bu halin tedavisi ise pişmanlık duyarak sürekli tevbe ve istiğfar getirmektir. Tevbe; işlenen günahı terk etmek ve bir daha o günaha dönmemektir. Pişmanlık ise; hem o günahı terk etmek, hem de bir daha o günaha dönmemeye bir niyettir.


“Gerçek tevbe günahı işlediğin anda pişmanlık duyman, Allah’dan (cc) affını dilemen sonra da o günahı bir daha hiç işlememendir.” (İbni Ebi Hatim)


DÜNYA İŞLERİYLE ÇOK MEŞGUL OLMAK İBÂDETTEN LEZZET ALMAYA ENGELDİR

“Dünyanın bolluğu sizi Allah’a (cc) ibâdetten meşgul etmiştir. Âdemoğlu durmadan “malım malım” diye tepiniyor. Ey âdemoğlu! Acaba senin malından senin yiyip bitirdiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip ebediyen defterine yazdırdığın başka bir şey var mı?” (Müslim)

Zamanının çoğunu dünya işlerine yoğunlaşarak geçiren bir insan yaptığı ibâdete gerektiği şekilde kendini veremez. Çünkü akıl, kalp ve beden dünya işleriyle meşgul olmağa alışır. İbâdete ayırdığı o kısacık vakitte de ruhu arzu ettiği zevki alamaz.
Hâlbuki insana verilen ömür, dünyanın geçici rahatını temin etmek için değil, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanıp cennete girmek içindir.

RİYA İBÂDETİN LEZZETİNİ ALIR

“Ki onlar namazlarından gaflet edenlerdir (ona ehemmiyet vermezler). Onlar ki riyakarlık (gösteriş için ibâdet) ederler.”(Maun 5-6)

Riya, bir iyiliği veya güzel bir ameli Allah’ın (cc) rızasını kazanmak niyetiyle değil de, insanların beğenisi için yapmaya denir. Ayrıca kulun, ibâdetinde sevap umudunu ve ceza korkusunu taşıması da riyadır.

Riya, çok gizli olduğu için fark edilemeyebilir. Fakat bazı alametleri vardır. En açık alameti, insanların kendisinin yaptığı ibâdetten haberdar olmalarını istemesidir. Diğer bir alameti de çıkar beklentisi, sevgi kazanmak ve takdir toplamak hevesidir.
Resûlullah (asm) buyurdular ki:
“Şehit, âlim ve zengin kıyamet gününde Cenâb-ı Hakkın huzuruna getirilir. Allah (cc) şehide: “Niçin öldürüldüğünü sorar.” O da senin yolunda cihatla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım der. Cenâb-ı Hak ona: “ Yalan söylüyorsun. Bilakis sen “falanca cesurdur” desinler diye düşündün ve bu da söylendi” buyurur. Sonra mal sahibi getirilir. Allah (cc) ona: “Sana verdiğimle ne amelde bulundun?” diye sorar. Mal sahibi de: “sıla-i rahimde bulunur ve senin yolunda harcardım” der. Allah (cc) da ona: “Yalan söylüyorsun, bilakis sen “falanca cömerttir” desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi” der. Sonra da Cenâb-ı Hakkın huzuruna ilim öğrenen, öğreten ve Kur’ân okuyan kimse getirilir. Allah (cc) ona: “Bu nimetlerim karşılığında ne amel yaptın” diye sorar. O da: “ ilim öğrendim, başkalarına da öğrettim, rızan için Kur’ân okudum ” der. Cenâb-ı Hak da ona: “Yalan söyledin, insanlar sana hürmet etsinler diye ilim öğrettin böylelikle karşılığını aldın” der. Daha sonra emredilir bu üç kişi yüzükoyun sürüklenerek cehennem ateşine atılır. (Buhari, Müslim)

İşte bu sebeplerdendir ki riya ibâdetin makbuliyetini kaldıracağı gibi manevi lezzetini de alır.

İbâdet eden kişi riyadan kurtulmak için, öncelikle niyetini kontrol etmelidir. Yani ibâdetini kimi razı etmek için yaptığını düşünmelidir.
Bir Müslüman da ibâdetlerini ihlâs ile yapmakla mükelleftir. İhlâs ise sadece Allah’ın (cc) rızasını esas tutmak demektir.
İbâdetiyle sevgi ve takdir beklentisi içinde olan insan bilmelidir ki: Allah (cc) insana bir şey vermedikten sonra gösteriş yaptığı insanlar ona hiçbir şey veremez.

HARAM VE ŞÜPHELİ ŞEYLER YEMEK İBÂDETİN MAKBULİYETİNE ENGEL OLUR


Bir Müslüman yediği gıdaların maddi temizliğine dikkat ettiği gibi manevi temizliğine de dikkat etmelidir. Manevi temizlik haram ve şüpheli şeylerden kaçınmakla olur. Çünkü bunlar insanın yaptığı ibâdetin makbuliyetine ve zevk almasına büyük bir engeldir. “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanlardan helal ve temiz olanlarını yiyin” (Bakara 168) âyeti Resûlullah’ın (asm) yanında okununca Sa’d bin Ebi Vakkas ayağa kalktı ve: “Ya Resulallah Allah’a (cc) beni duası makbul kimse yapması için dua et” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (asm): “Ya Sa’d! Helal ye duan makbul olur. Muhammed’i kudret ve iradesiyle yaşatan Allah’a(cc) yemin ederim ki, midesine haram bir lokma indiren kulun kırk gün hiçbir ameli kabul edilmez. Bünyesi haramla beslenen bir kula en layık olan şey cehennemdir.” buyurdu. (Taberani)

“Helal açıktır. Haram da açıktır, aralarında şüpheli şeyler vardır. Şüpheliyi bırakan elbet haramı bırakır, şüpheliye cesaret eden harama yaklaşmış olur. Haramlar, günahlar Allah’ın (cc) korusu, yasak yeridir. Burada yani yasak bölge yakınında koyun güden çoban yasağa yaklaşmış olur ki, içine girmesi muhtemeldir.” (Buhari)

Şüpheli gıdalar haram ya da helal olduğu belli olmayanlardır. Kırk gün şüpheli şeylerden yiyen kimsenin kalbi kararır. İbâdetteki lezzeti hissedemez.

Yahya bin Muazz el Razi (ra) der ki: “İbâdet Cenâb-ı Hakkın hazinesinde gömülü, değerli bir kilitle kilitli mücevherdir. Bu hazinenin anahtarı duadır. Dişleri helal lokmadır. Dişleri olmayan bir anahtar nasıl kapıyı açamıyorsa hazinenin içindeki mücevhere (ibâdetin sevabına) ermek ve hazineyi açmak için helal lokma anahtarı lazımdır.”

Her Müslümanın yediğinin ve içtiğinin helal olduğuna dikkat etmesi farzdır. Buna dikkat ettiği sürece ruhu haramlardan temizlenir ve ibâdetteki lezzeti hisseder.

İNSANIN KENDİSİYLE BERABER YARATILAN HER ŞEYİN İBÂDET ETTİĞİNİ DÜŞÜNMEMESİ İBÂDET LEZZETİNİ NOKSANLAŞTIRIR

Meleklerin, cinlerin, insanların, hayvan ve bitkilerin kendi lisan ve kabiliyetlerine göre yaptıkları büyük bir ibâdet kâinattan toplu olarak Allah’a (cc) gider. Fakat insan bu büyük ibâdeti kendi ibâdeti esnasında aklına getirmez. Böylece ibâdetten aldığı lezzet noksanlaşır.

Mesela bir Müslümanın farklı dilden, ırktan, memleketten olan diğer bütün Müslümanlarla aynı Rabbe, aynı kıbleye yönelmesini ve aynı hareketleri yapmasını düşünmek gönüllede kuvvetli bir bağ oluşturur. Bu kuvvetli bağı hissederek ibâdet edilmelidir ki lezzet alınsın.

Melekler de insanların her ibâdetinde onlarla birliktedirler. Bunu şu hadis-i şeriften anlıyoruz: “Namaz kılanlarla birlikte ‘Fatiha suresinin’ bitiminde ‘âmin’ demekle, her gün sabah ve ikindi namazlarında mü’minlerle birlikte olmakla, Kur’ân okurken yeryüzüne inmekle, sokakları ve yolları dolaşıp zikir, Kur’ân ve ilim meclislerini arayıp bulmakla, mü’minlere özellikle bilgin olan mü’minlere rahmet okumakla, sadece Allah’a (cc) hamd ve secde etmekle görevli melekler vardır.” (Buhari, Müslim, Tirmizi) buyrulmaktadır.

Hayvanlar ve bitkiler ise adeta insanların namaz kılmasına iştirak ederler. Mesela ağaçların dik durması namazdaki kıyam gibidir. Dört ayaklı hayvanların durumu rüku’a benzer. Sürüngen hayvanlar ise sanki secde vaziyetindedirler. Ayrıca her hayvan ve bitkinin kendine has zikir ve tesbihleri vardır.

İnsan ibâdet esnasında kâinatın da kendisiyle beraber ibâdet ettiğini düşündüğünde ibâdetteki harika lezzeti fevkalade hissedecektir.
Hususen namazların cemaatle kılınması, Ramazan ayında Kur’ân’ın birlikte hatmedilmesi, ilim meclislerinin oluşturulması insanda yaratılan her şeyin kendisiyle beraber ibâdet ettiğini hatırlatır.
“İki kişi bir kişiden hayırlıdır. Dört kişi üç kişiden hayırlıdır. Cemaat olunuz! Muhakkak ki Allah’ın yardım eli cemaatle beraberdir.” (Kenzu’l-Ummal)

İBÂDETİN KIYMETİNİ BİLMEMEK İBÂDETTEN ZEVK ALMAYA ENGELDİR

İnsan ibâdetin kıymetini, neden ve nasıl yapılması gerektiğini bilmediğinde ibâdetten hakkıyla lezzet alamaz. İmam-ı Şafii hazretleri: “İlmiyle Allah’a (cc) itaat eden, ibâdetinin manevi zevkine erer.” buyurmuştur. Demek ibâdetten feyiz ve lezzet almak için ilim esastır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/10/2009 - Stres ve Tevbe‏

Kategori: ISLAM
Image Hosted by ImageShack.us
Mehmet IŞIK


Günlük hayatımızda sık kullandığımız bir kelime var: Stres. Kelime yabancı ama muhtevası tanıdık. “Gergin olmak, sıkıntı ve bunalıma girmek” anlamında kullanılıyor.  Yaşadığımız asır, bazıları tarafından stres asrı olarak tanımlanıyor. Böylesine yaygın hale gelen bu sorunun bize çok yakın, şaşırtıcı bir çözüm yolu var.

Kim diyebilir, benim hiç gergin anım, bunaldığım zamanlar olmaz diye; hepimiz bunalıyoruz. Karşılaştığımız kimi olaylar, insanlar, hatta en yakınımız, eşimiz, anamız-babamız bile bizi anlayamıyor, sıkıntı kaynağı olabiliyor. Elbette biz de bazen onları anlayamıyoruz. Sonunda, şöyle ya da böyle o meşhur strese giriyoruz, bunalıyoruz.

Üzüntüyü bunalıma dönüştürmemek

Buraya kadar söylediklerimiz hayatın tabii bir parçası. Normal yani. Fakat her şeyin bir kararı var. Sıkıntı ve bunalma hali sürekli ve hayatı etkileyecek kadar yoğun hale gelince, hem kendisi ciddi bir rahatsızlığa dönüşüyor, hem de başka hastalıkların zeminini oluşturuyor.

Yaşını başını almış, çoluk çocuğa karışmış bir tanıdığım vardı. Zaman darlığından yakınır durudu . İşlerine yetişemediğini, yapması gereken pek çok şeyi yapamadığını anlatırdı. Sonraları evini ihmal ettiğini, çocuklarıyla gerektiği kadar ilgilenemediğini söyleyerek dertlenmeye başladı. Bir süre sonra da iyi bir müslüman olamadığından, ibadetlerini gereği gibi yapamadığından şikayet eder oldu. Rahat yaşayan bir insanken, her şeyden tedirgin olan biri haline gelmişti. Bunalımı o noktaya ulaştı ki, artık uyku düzeni bozulmuş, iştahtan kesilmişti. Bu arada ilginç rüyalar gördüğünü, bazı emirler aldığını söyleyerek, bu hallerin manevi ve hikmetli yönünün bulunduğunu da iddia etmeye başladı. Bir yandan da durgunlaştı, içine kapandı, farz ibadetlerini bile aksatır oldu. Sonunda bizim hali vakti yerinde, işinde gücünde yaşayıp giden tanıdık, ruhen ve bedenen hasta bir insan haline geldi.

Anlattığımız bu hadise kırk yılda bir rastlanan cinsten değil. İhtimal, sizin de karşılaştığınız benzeri olaylar vardır.

Gerilimden hayat enerjisine

Kuşkusuz yapmak istediğini yapamamak herkesi üzer. Elde etmek istediklerine ulaşamamak herkes için az-çok huzur bozucudur. Diğer taraftan yapması gerektiğine inandığı şeyleri yapamamak, ideallerine zıt düşmek, yani inandığı gibi yaşayamamak da büyük iç çatışmalara sebep olur. Fakat işi bunalım noktasına getirmeden, yani hasta olmadan bir çıkış yolu bulmak lazımdır. Hatta bu iç gerilimi hayat enerjisine dönüştürmek mümkündür.

Sıkıntı, üzüntü böyle iyi neticelere nasıl kaynaklık edebilir? İlâhi mesaja gönülden kulak verdiğimizde bunun hiç de zor olmadığını öğreniyoruz. Bizim her halimizi, her yönümüzü çok iyi bilen Yüce Mevlâmız , yetişemediğimiz, başarısız olduğumuz, bazı imkanları kaçırdığımız noktada, önümüze çıkan iki yoldan birini bırakıp diğerine girmemizi istiyor.

Yollardan birinde, elde edemediklerimize üzüntü üstüne üzüntü, gerginlik ve sonunda bunalım var. Nihayet ruhen ve bedenen rahatsız bir insan haline gelme ihtimali var.

Diğerinde ise, elde edemediklerimize yine üzüntü, fakat hemen arkasından tevbe ve gücünün yettiğince yapamadıklarını yapmaya gayret etmek var. İşte bu yolun sonunda huzur, tatmin ve mutluluk Allah'ın bir lutfu olarak ihsan ediliyor.

Yüce Rabbimiz her şeyi ve herkesi bütün yönleriyle bildiğini ( Hadid , 22) hatırlattıktan sonra, bunun bir sonucu olarak iman sahibi olanlara şöyle hitap ediyor:

“ Tâ ki elinizden gidene üzülüp bunalmayasınız ve size gelenle şımarmayasınız! Çünkü Allah büyüklük taslayanların ve övünenlerin hiçbirini sevmez.” ( Hadid , 23)

Mutluluk, huzur ve başarı yolu ise şöyle gösteriliyor:

“(Ey inananlar!) Yarışın !..

Rabbinizden (size akan) mağfirete (bağışlanmaya) doğru yarışın!

Ve genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete doğru yarışın! O, Allah'a ve O'nun peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır.

Bunlar, Allah'ın fazlıdır (fazladan, karşılıksız kendi ikramıdır), dilediklerine onları verir. Allah büyük ihsan sahibidir.” ( Hadid , 21)

Evet, Rabbimiz üzüntülerimizi bunalıma dönüştürmemizi istemiyor. Çünkü bunalım, insana hiçbir şey kazandırmıyor. Hatta kazanılanları tahrip edebiliyor. Buna karşılık, üzüntümüzü dünyamız ve ahiretimiz için kazanca dönüştürmemizi emrediyor.

Ayette geçen “Rabbinizden (size akan) mağfirete (bağışlanmaya) doğru yarışın! Ve genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete doğru yarışın!” ifadesi ne kadar etkileyicidir! Rabbimiz'in bağışı âdeta çağıldayarak akan bir nehir. Oraya doğru koşmamızı, yarışarak koşmamızı bize emir buyuruyor. Bağışlanma beratı ahirette verilecek; oraya kadar yarışmamızı istiyor.

İnsanın bağışlanmaya koşması ne demek olabilir? Tahmin edileceği gibi bu tevbedir . Huzur'a varıncaya kadar sürekli tevbe etmek, tevbeyi hayat tarzı haline getirmek... Yürürken, otururken, konuşurken, alırken, satarken, gülerken, ağlarken tevbe . Arındıran, onaran, iyileştiren, dirilten o ırmakta yıkanış...

Benlik duygusu ve pişmanlık

Yukarıda geçtiği üzere, Cenab-ı Mevlâ, Hadid Suresi 23. ayetin sonunda, “Allah büyüklük taslayanların ve övünenlerin hiçbirini sevmez.” buyuruyor. Elden gidene üzülüp bunalmak da, gelen nimetlerle şımarmak da benlik duygusunun sonucudur. Çünkü elden gidene üzülüp bunalıma giren kişi gizli bir gurur sahibidir; büyüklük taslamaktadır. Ele geçiremediği maddi veya manevi nimete layık olduğunu düşünmektedir. Onu elde edememiş olmayı içine sindirememektedir, kendine yakıştıramamaktadır. İncinen kendi benliğidir.

Nimete övünmek ise, Allah'ın verdikleriyle başkalarını küçümseyip, kendisini üstün görme hastalığıdır. Her iki halin içinde de hırs vardır. Hırs ise benlik duygusundan kaynaklanır. İşte bu duygu, insanı ele geçiremediklerine üzüle üzüle strese, oradan da bunalım girdabına düşürür.

Tevbe ile hallenen insan ise aciz yaratıldığının ve zayıf olduğunun farkındadır; kudret ve kuvvetin yegane sahibine, Allah'a sığınmaktadır. Hatasını itiraf edip boynunu Rabbi'ne bükmüş, bağışlanmayı dilemektedir. Samimi olduğu için Allah'ın tevbesini kabul edeceğine itimadı tamdır. Bir de eğer Allah yaşatırsa, bundan sonraki hayatında önceden yapamadıklarını, elde edemediklerini ihsan etmesi için Allah'tan yardım istemektedir. Kötülükleri bir daha yapmayacağı konusunda kendisine değil, Rabbi'ne güvenmektedir. Bunun için “İnşallah bir daha yapmayacağım” demektedir. “İnşallah” sözüyle kendi gücüne değil, Allah'ın korumasına dayanmaktadır.

Tevbeyi hayat tarzı haline getiren insan asla bunalım yaşamaz. Huzuru bulmuştur. Artık bundan sonra “genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete” yüzünü çevirmiş ve oraya layık olabilecek bir hayatı yaşamanın gayreti içerisine girmiştir.

Huzura giden yol başka ne olabilir?
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''
Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/10/2009 - Gözümün Nuru Namaz

Kategori: ISLAM

Mustafa BAHADIROĞLU

Huzurdadırlar.
Alınlarında secde izleri,
Rükûda kıyamdadırlar.
Tekbir, salât ve selamlarda...
Huzurda oldukça huzurdadırlar.
Huzur ve emniyettedir çevreleri.
Çünkü taş toprak secde yeridir.
Zikirdir namaz, duadır...
Şükürdür, teslimiyettir, tevazudur...
‘Sana geldik’ demektir.
Her ne ki bize lazım, hepsi namazdadır.
Dünya ve ahiretten tüm nasibimiz ondadır.

Hollandalı siyahi bir genç vardı. Çehresi temiz, yüzü nurlu, bakışı aydın, alnı pırıl pırıl. Huzur ve itimat telkin eden simasını belli belirsiz bir hüzün, kalın dudaklarını hafif bir tebessüm süslüyordu. İç alemindeki berraklık dışına aksetmiş gibiydi. Muhabbetle bağrınıza basıp kucaklamak hissine kapılıyordunuz.

Bu gencin tam yanında oturan bir adam da en az onun kadar dikkat çekiciydi. Elli, elli beş yaşlarında, hafif kambur bu adam da yanındaki gençle aynı ten rengini taşıyordu.Fakat büyük bir fark vardı. Sanki gecelerin karanlığı bu adamın yüzüne çökmüştü. Sağa sola dönen gözleri korku filmlerindeki karanlık tipler kadar ürkütücüydü. Yüzünün her yerine sinmiş kasvet, bakanın yüreğini sıktıyor, daraltıyordu.

Ak alınlı aydın bakışlı bu gençle daha sonra babası olduğunu öğrendiğimiz diğer adamın farkı neydi? Niye biri muhabbet saçarken diğeri kasvet dağıtıyordu? Çok geçmeden mesele anlaşılmıştı. Genç iman etmiş, müslüman olmuş, bir de tasavvufa gönül vermişti. Secde izleri bir nur olarak alnında parlıyor, kalbinden yansıyan imanın aydınlığı, Allah’ın boyasıyla boyanmış esmer çehresini nur topu haline getiriyordu.

Babası ise henüz kabuğunu kıramamış, hidayet ufuklarına doğru bir iki adım atmışsa da gerisini getirememişti. Bir sosyologdu. Düşünen bir beyindi, ama henüz aşamadığı noktalar vardı. Konuşmaya kapalıydı. Tek açık bir noktası vardı o da hâl ve gönül dili idi.  

Yüzdeki secde nişanı

Bu nasıl olabilir? İmanla küfür, secde ile secdesizlik nasıl olur da bu kadar dışa akseder? Her halde söz konusu aydınlıkla karanlığın “misal alemi”ne yansıyan, bir de fotoğrafı olsa gerektir.

Allah Tealâ müminleri tarif ederken bu inceliğe dikkat çekerek şöyle buyuruyor: “Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır.” (Fetih, 29). Onları her yerde tanırsınız. Özellikle teheccüd namazına devam edenlerin yüzleri her zaman ay gibi parlar. Onların pırıl pırıl yüzlerini gördükçe içinizden ister istemez bir muhabbet, bir mehabet ve bir hürmet hissedersiniz. Hatta kılık kıyafetinden hiç belli etmediği halde yolda, otobüste karşılaştığınız bu insanlara “hocam” diye hitap edersiniz. “Yüzlerinde nimetin parıltısını tanırsın.” (Mutaffifîn, 24)

Şuurlu ve olabildiğince gafletsiz namaz kılan mümin, her yerde farklıdır. Ahirette “Bir takım yüzlerin ağardığı gün” (Âl-i İmran, 106) ışıl ışıl parlayan abdest uzuvları ve secde emareleriyle öndekilerden daha öndedir. Belki de herkese parmak ısırtırcasına “Çekilin Hz. Muhammed s.a.v.’in ümmeti geliyor” dedirtecek saffetiyle melekleri dahi imrendirecektir.

Namaz günahları siler

Kılınan her namaz temizliktir, aydınlıktır. Kalpte yanan ışıktır. Karanlığı yakıp yok eden bir nurdur. Yaprakları döken güz rüzgârı gibi günahları döken bir mübarek esintidir.

Sahabilerden biri iki büklüm vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna gelmişti. İşlediği günahın utancıyla sanki eriyip bitmişti. “Ya Rasulallah, mahvoldum. Gözüm bir kadına ilişti” veya “ona dokundum” diyordu.

Onun bu kırık gönlü sanki Arş’ı titretmiş ve Cebrail Aleyhisselam’ı şu ayetle imdadına yetiştirmişti: “Gündüzün iki tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de yakın saatlerinde (akşam ve yatsı) namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir.” (Hûd, 114)

Hadis-i şerifte açıklandığı üzere beş vakit namaz arada işlenen günahları, Cuma namazları da kendi aralarındaki günahları temizler. Tıpkı bir nehirde günde beş defa yıkanmış gibi manevi temizlik verir. Biz de Rabbimizin rahmetinden büyük günahlarımızı da küçük günahlarımızın arasına katıp affetmesini diler ve umarız.

Namaz ve Elest Bezmi

İnsan denen varlığın asıl vatanı melekler topluluğunun da vatanı olan Melekût Alemi’dir. Ruhumuz burada (Elest Bezmi’nde) Allah Tealâ’nın cemalini seyretmiş ve O’nun tecellileriyle mest olup kendinden geçmiştir. Bu aleme inip ete kemiğe büründüğünde nefsle beraber olmuş, zehirli yemlerle beslenen kuşcağız gibi, dünyanın mahmurluğuyla hakiki sevgiliyi unutmuştur. Daha doğrusu unutmamış fakat bu sevginin üzeri başka sevgilerle küllenmiştir.

Her insanın bilinçaltında Cenab-ı Hakk’ın hakiki sevgisi gizlidir. Bu muhabbet unutulacak bir muhabbet değildir. İnsanın mayasına işlemiştir. Ancak bu hakikati bilinç üstüne çıkaracak bir tesir lazımdır. En güçlü tesir ise evliyanın nazarıdır. O nazarlar ruhun bulanıklığını gidererek aslî saflığına yaklaştırır. Böylece ruhun aşkla boyalı asıl karakteri zuhur eder. Cenab-ı Zü’l-Cemal Hazretleri bir kimsenin hidayetini dilerse, başka bir kısım tesirler de ruhta gizli olan aşkı meydana çıkarır.

Amerika’da yaşayan, belki de bir kere bile alnı secdeye değmemiş bir hanım vardı. Havaalanında anne babasını hacca uğurluyordu. Bembeyaz ihramları içinde hacı adayları, mahşer meydanının provasını yaparcasına tekbir ve telbiye getiriyorlardı. Bu manzara ömrünün çoğunu Amerika’da geçirmiş olan hanımın ruhunda fırtınalar estirmeye yetmiş ve onu günlerce ağlatmıştı. Belli ki bilinçaltı faaliyete geçmiş ve Elest Bezmi’yle farkında olmaksızın bağlantı kurmuştu.

İşte namaz, ruhu uyanışa geçirip en çabuk biçimde Allah sevgisine ulaştıran tesirlerden biri ve belki birincisidir. Vuslat yolcusunun bineği, yakınlaşma yolunun azığıdır. Gaflet bulutlarını darmadağın eden en etkili rüzgârdır. Çünkü namaz tam bir zikirdir. Diğer ibadetlerdeki zikir, namaza  nisbetle geri planda kalır. Onun her rüknü, her kelimesi Allah Tealâ’yı hatırlatır. “Beni hatırlamak (zikir) için namaz kıl.” (Tâhâ, 14) ayet-i kerimesi buna işaret eder.

Namaz kılan bir insan hayat macerası içinde her varlıktan Allah’a ait bir mesaj alır. Asıl vazifenin, dünyaya geliş gayesinin Allah’a kulluk etmek olduğunun idrakiyle yaşar. Yoğun işlerinin arasından namazı çıkarmaz. Namazdan yoğun işlerini çıkarır. Yani “Allahu Ekber” dediği zaman “En büyük sensin Allahım, senden gayri her şey küçüktür” manasının idrakiyle dünya işlerini namazdan arka plâna iter.

Namaz Arz’dan Arş’a yükseliştir

Ruh ve kalp gibi sır, hafâ, ahfâ lâtifelerimiz de öteki alemdendir. Rabbini ve asıl vatanını arayan ruh, dertli dertli inleyen bir ney gibi vatan hasretiyle yanıp tütmektedir. Altın kafese konsa da bülbül gül bahçesinin hasretiyle binlerce nağme okur. Kafesin kapısı bir açılıverse pır diye uçup gitmek için can atar. Hz. Mevlâna k.s. o yüzden sevgiliye kavuşma anına “şeb-i arûs” yani düğün gecesi demiştir.

Ruh ve diğer lâtifeleri en çabuk şekilde geldiği aleme yükselten ibadet Allah’ın zikridir. O yüzden ayet ve hadislerde zikir kadar teşvik edilen her halde başka bir şey yoktur. Zikrin belirli bir zamanı yoktur. “Onlar ayakta, otururken, yan üzeri yatarken (her vakit) Allah’ı zikrederler” (Âl-i İmran, 191) buyrularak bu hakikat ifade edilmektedir. Ayrıca zikir, cihattan oruca kadar bütün ibadetlerin ruhu ve canı kıymetindedir.

Allah’ı zikretmekle lâtifeler vücuttan ayrılıp asıl makamına doğru yükselmeye başlarlar. Işıktan daha hızlı hareket eden lâtifeler, Arş-ı Alâ’nın üzerindeki makamlarına yaklaştıkça muhabbet aşka dönüşerek şiddetlenir. Müminin her bir zerresi aşk ile dolar. Yolculuk ilerledikçe gaflet bulutları dağılır. Hatta öyle bir noktaya gelir ki, istese de Allah’tan gafil olamaz. Yakıp külünü savursanız her bir zerresi Allah der. Tevhidin hakikati açılır. Ömründe ilk defa tevhitten, namazdan hâl, zevk ve marifet itibariyle bir şeyler anlamaya başlar. Bundan önceki ibadetleri için tevbe ve istiğfar eder. Bu halini dünyanın hiçbir nimetine değişmez.

İşte bu yükselmenin en mükemmeli namazdadır. Çünkü namaz müminin miracıdır. Lâtifeler Arş’a doğru yükseldikçe insan namazdan ve sair ibadetlerden büyük zevk alır. Haramlardan ve kötülüklerden nefret eder. Ahlâkı değişir ve güzelleşir. Bayağı işleri yapmaktan sıkılır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 45)

Hz. Rasulullah s.a.v. namaz vakti girdiğinde hane halkını bile tanıyamaz hale gelirdi. Bilal-i Habeşî’ye: “Ey Bilal bizi ferahlat.” buyurur, Hz. Bilal ezanı okuduğunda Allah Rasulü s.a.v. namazla miraç ederdi. Yani mübarek ruhları o alemle münasebete geçer, ilâhi huzurla şereflenirdi. O belki dünyadaki bütün canlıların bütün zevklerinin toplamından daha fazla namazdan zevk alırdı. Namaz için “gözümün nuru” ifadesini kullanır, içinde yaşadığı nura, mübarek ruhlarını saran manalara doyamadığı için farz namazlarla yetinmez, nafilelerle Rabbine iltica ederdi. Bu aleme dönmek istediklerinde ise, Hz. Aişe r.anha validemizle sohbet eder ve “Ey gül yüzlü, benimle konuş..” buyururdu.

Zikir ve namaz ile miraç eden müminlerin kalplerindeki nur kolaylıkla kaybolmaz. O yüzden sekerat anında imanlarını şeytana kaptırmadan ruhlarını teslim etmeleri umulur. Diğerleri imansız gider diyemeyiz. Fakat bir müminin hayatında namaz, kalbinde zikir ne kadar az olursa, o kadar fazla risk taşır. Cenab-ı Erhamü’r-Rahimîn bizleri de o salih zümrenin arasına katsın.

Namaz dinin direğidir

Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra da namaz gelir. Cenab-ı Hak Kur’an’da yüzden fazla yerde namazı emretmiştir. Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz İslâm’ın beş şartını sayarken kelime-i şehadetten yani imandan sonra namazı zikretmiştir. Şayet daha önemli bir ibadet olsaydı Allah Tealâ Hazretleri ondan bahseder, meleklerini de o ibadetle sorumlu kılardı. Oysa Hz. Peygamber s.a.v.’in haber verdiği üzere yaratıldıkları günden beri Allah’ın azameti karşısında kimi rükûda, kimi secdede ve kimi de kıyamda ibadet eden melekler vardır.

Yine bir hadis-i şerifte beyan edildiği üzere, kıyamet günü kul ilk olarak namazdan hesaba çekilecektir. Eğer düzgün hesap verirse diğer işleri düzene girecek, yok eğer aksi zuhur ederse diğer amellerdeki hesabı da ağırlaşacaktır. Namazla ilgili hesap düzgün olursa, Cenab-ı Hakk’ın diğer ameller hakkında lütuf ve keremiyle muamele etmesi umulur. En iyisini O bilir.

Bir vakit namazı terk etmek büyük günahlardandır. Namazı hafife almak veya inkâr etmek ise dinden çıkarır. Namaz kılmayan bir insanın şayet müslümanlıkla bir bağı kalmışsa, o da  her an kopma tehlikesiyle yüz yüzedir. O yüzden hadis-i şerifte: “Namaz dinin direğidir. Onu terk eden (bir kimse) muhakkak dinini yıkmış olur.” buyrulmaktadır.

Allah’a ve ahiret gününe yakînen iman eden bir mümin tek bir vakit namazını dünyalara değişmez. Bir namaz karşılığında dünyanın bütün serveti ve krallığı verilse hakiki bir mümin böyle bir teklife başını çevirmeye bile tenezzül etmez.

Allah Tealâ Hazretleri şöyle buyuruyor: “Öyleleri vardır ki, ne ticaret, ne de alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz; onlar, kalplerin ve gözlerin kıvranacağı günden korkarlar.” (Nur, 37)

Devrin mana sultanının bir sohbette buyurduğu gibi, denizin ortasında gemi batsa, bir mümin tahta parçalarına tutunarak hayatta kalma mücadelesi verseydi, yine o vaktin namazından mesul olacaktı. Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanan kâmil bir mümin, böyle durumlarda bile, “namazım, namazım” diyecek, ima ile mi kılsam, işaretle mi kılsam diye sancısını çekecekti.

Sahabe-i Kiram Hazretleri -Allah onlardan razı olsun- cephede çarpışırken bile namazı ve cemaati terk etmemişlerdi. Müşrikler onların gafil bir anını bekliyor, namaza durmaları için sabırsızlanıyorlardı. Halbuki onların en gafletsiz anı namazla başlıyordu. Bir grup sahabi düşmanla çarpışırken diğer grup Allah Rasulü’nün ardında saf tutup namaz kılıyor, sonra geri çekilip düşmanla çarpışıyor, bu esnada Hz. Peygamber s.a.v. onları oturarak bekliyordu. Sonra ateş hattında bulunan diğer grup geliyordu.

Farz, nafile ve kazalar

Hiç şüphesiz nafile ibadetlerin kıymeti pek büyüktür. Mesela zikir manevi kalbi çalıştırmaya vesile olmaktadır. Manevî ilerleme, Allah’ın emirlerine uymaya vesile olma, ibadetleri gafletsiz yapma ve imanı takviye noktasında son derece önem arz eder. Nafile namaz, nafile oruç gibi ibadetler de kalbi nurlandırır ve sevap kazandırır. Fakat bunlar farzları gözeterek, sünnet ve adaba uygun olarak yapılırsa güzel olur. Aksi halde zarar verir.

İmam Rabbani Hazretleri farzların bin senelik sünnetten, sünnetlerin de bin senelik nafileden daha önemli ve faydalı olduğunu belirtmektedir. Bir farzın kaçmasına, mesela bir vakit namazın kaçmasına sebep olan şey, nafile hac bile olsa hiçbir işe yaramaz. Cahil sofilerin cemaatle namazı terk edip kırk gün çile, riyazet vs. ile uğraştıklarını belirten İmam Rabbanî Hazretleri, bir farz namazı cemaatle kılmanın binlerce günlük çile ve riyazetten daha hayırlı olduğunu belirtir. Farz namazın içindeki sünnetlerin de asla kavuşturmaları itibariyle farzlardan sayılacağını ilave eder.

Geçmişte gafletle namazı kazaya bırakan veya namaza geç başlayanlar bütün borçlarını hesap edip kaza etmeli, kazaya bıraktıkları için de tevbe ve istiğfarda bulunmalıdırlar. Kılınmayan namazları kaza etmek de farzdır. Hanefî mezhebinden olanlar sünneti terk etmemeliler. Kaza borçlarını ayrıca eda etmelidirler.

Tamamı kulluk olan hayatımızın temeli namazdır. Namaz olmazsa diğer amellerimizin de boşa çıkmasından korkarız. Çünkü önce namazdan sorulacak. Öyleyse günde beş kez bizi salaha, felaha çağıran davete icabet edelim. Ki ebedi saadete götüren yolumuz kapanmasın, hep açık kalsın.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/10/2009 - Allah sevgisi testi

Kategori: ISLAM


"Ben Allah'ı çok seviyorum" diyen bir insan gerçekten de O'nu çok seviyor mudur? Ben de Yüce Allah'ı çok sevdiğimi söylüyorum. Hatta bunu söylemeyen çok az insan vardır dünyada. En azgın insan bile bu söze sahip çıkabilir. Peki, ama bu sevginin gerçek mi sahte mi olduğunu tespit edebilmenin bir yolu yok mudur? Biz kendi içimizdeki Allah sevgisini test edemez miyiz?

Bunu anlamak için kendi kendimize şu testi uygulayabiliriz: Bu testin ilk sorusu şudur: "Efendimize itaat ediyor muyum?" Kur'an'a göre Allah sevgisinin ispatı Resule itaat ile mümkündür. Kur'an Yüce Allah'ı sevmenin ön koşulu olarak bize bu kıstası sunmuştur. (Bkz. Âl-i İmran, 31) Yine Kur'an'a göre Yüce Allah'a ve resulüne itaat etmeyenin tüm işleri boşa gitmiştir. (Bkz. Muhammed, 33)

Yüce Allah'ı sevip sevmediğimizi anlamanın bir başka yolu da şudur: Kendimize şu soruyu sorarız. "Yüce Allah'ın Rab olduğunu kabul ederek O'nun bildirdiği ahlakî ve hukukî ilkelerin tamamını benimsiyor muyum?" Eğer bunları bütün kalbim ile benimsiyorsam sevgimde mutlaka samimiyimdir. Fakat Yüce Allah'ı sevdiğimi iddia ediyor ancak diğer taraftan Yüce Allah'ın hükümlerine razı olmak hususunda kem küm ediyorsam, o zaman benim sevgi iddiam boş bir iddiadır ve düpedüz yalandır.

Yüce Allah'ı seven bir kimsenin O'ndan gelen bütün değerleri benimsemesi şarttır. Yüce Allah'ı sevip de O'nun nizamını sevmemek düşünülemez. Yüce Allah'ı seven insan, O'nun Kur'an'da bildirdiği ahlakı, ahkâmı, nizamı, düzeni mutlaka benimser.

Yüce Allah'ı seven kimse O'nun "Rab" isminden ürkmez. Ki İslam'ın ahlak yoğuruculuğu görevi Yüce Allah'ın bu isminden kaynaklanır. Şöyle ki nizam veren, düzen koyan, ahlakî ve hukukî genel ilkeleri vaz eden, terbiye eden anlamlarına gelen "Rab" kelimesi doğrudan doğruya iyi ve kötünün bilgisiyle alakalı olan "ahlak" alanına taalluk eder. Hüseyin Hatemi'nin de dediği gibi; "Dolayısı ile ahlak yargılarının kaynağı da Allah'tır. Estetik yargılarının kaynağı da Allah'tır. Ahlak değerleri yargıları izafi ve nisbî yargılar olmayıp Allah'ın ipi simgesi ile ifade edilen Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen gerçek değerlere dayanır." (İlahî Hikmette Kadın, İstanbul, 1999, s.23)

Müslüman olduğunu söyleyen insanlar gizli bir ateizm hastalığına kapılmak istemiyorlarsa, Yüce Allah'ın Rab ismini yeniden düşünmeleri gerekir. Yüce Allah'a inandıklarını ve Onunla sevgiye dayalı özel bir ilişkilerinin olduğunu iddia edenler O'nun Kur'an'daki vasıflarından biri olan "Rab" oluşunu; yani O'nun kural koyucu, düzen verici, nizam verici olduğunu görmezden geliyorlarsa, bu onların maalesef farkında olmadan hevalarını ilah edinme durumunda olduklarını gösterir. Bu da Yüce Allah'ın egemenlik alanını tanımamak anlamına geldiğinden, bir çeşit inançsızlık hastalığıdır. Mümin ise Yüce Allah'ın "Rab" ismini inkâr etmez. O'nu düzen koyan, nizam veren ve terbiye eden yegâne İlah olarak kabul eder.

Efendimize yapılan tekliflere baktığımızda eğer Efendimiz "Rab" olmayan bir ilahtan bahsetseydi müşriklerin onu başlarına taç edeceklerini söyleyebiliriz. Fakat Efendimiz adalet ve ahlak ilkelerinin kaynağının Rab olduğunu söylediği için, zalimler ve ahlaksızlar ona karşı savaş açmıştır. Onlar hukuk ve yönetim alanından bahsederken "Rab" ismini duymaya bile tahammül edemiyorlardı.

Müşrik zihniyetine sahip insanların, dünyevî işlere karışmayan, ahirete hapsedilmiş bir ilah ile -yani seküler bir ilah anlayışı ile- problemleri yoktur. Onların dinle olan asıl problemleri ilahın "Rab" olmasından kaynaklanır. Çünkü "iyi" ve "kötü"nün bilgisini Rab'den almayı kabul ettiklerinde, özgürlük alanlarının kısıtlanacağını, heva ve heveslerine göre azgınca yaşayamayacaklarını düşünürler.
Aydın Başar
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/10/2009 - Sen Yeter ki, Herşeyin Sahibi’ne (c.c.) Teslim Ol ..!

Kategori: ISLAM

Dertler, acılar ve çaresizlikler…
 İnsan eli kolu bağlı bir vaziyette Rabbi’ne (c.c.) teslim olduğunda, karanlıklar aydınlığa döner… Herşeyin en iyisini bilen O’dur (c.c.). Bizim gidecek başka kapımız mı var?
Keşke, Rabbimize her zaman niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olabilsek…
 O’nu (c.c.) bilip vicdanımızda O’nun (c.c.) irfanına erdikten sonra mükellef olduğumuz hususlar mevzuunda “niçin böyle oldu?”, “neden bunlar hep benim başıma geliyor?”, “ALLAH’ım (c.c.) neydi günahım!” demeden sadece ve sadece teslim olmamız nispetinde O’na (c.c.) karşı şükran borcumuzu eda edebilsek… Kapısının sadık tasmalı kulları olarak yüzümüzü kapısının eşiğinden ayırmayıp “Rabbim (c.c.) günahkar kulun kapına geldi.. bahtına düştüm..” deyip kendimizi O’nun (c.c.) rahmet kollarına bırakabilsek…

Sözün burasında bir misal olması bakımından kadınlık dünyasının sultanlarından Hz. Hacer Validemizin teslimiyetini nazarlara arz edelim.
 Hz. İbrahim, kucağındaki çocuğuyla birlikte Hz. Hacer anamızı ekinin bitmediği, suyunun olmadığı kupkuru bir çöle, şimdiki adıyla Mekke’ye bırakmakla emrolunur. Eşini ve biricik oğlunu orada bırakan Hz. İbrahim geriye döner. Biraz ilerlemiştir ki, arkadan ağzı kevser içesi, Rasul-i Ekrem’e gerçekten nine ve anne olacak büyük kadın Hz. Hacer’in sesi duyulur: “Ya İbrahim, Ya İbrahim! Bizi burada bırakman ALLAH’ın emri mi yoksa kendi isteğin mi?” Bunun üzerine Hz. İbrahim, “ALLAH’ın emri ile seni buraya bıraktım Ya Hacer” der. Bu sözleri duyan Hz. Hacer’in dudaklarından şu sözler dökülür: “Madem ALLAH’ın emriyle getirip bizi buraya bıraktın, gayri ALLAH bizi terk etmez. ALLAH’a teslim olmak, emrettiği şeyleri yerine getirirken, bizi zayi ve terk etmeyeceğine inanmak lazım.”

BAHTINA DÜŞTÜM YA RABBİ!

O sırada başta İki Cihan Serveri Fahri Kainat Efendimiz (S.A.V.) olmak üzere kıyamete kadar gelecek nurlu halkanın başı, onların şerefli dedeleri Hz. İsmail bir çocuktur.
Başında koruyucu olarak anasından başka kimsesi yoktur. Etrafta su ve yiyecek namına bir şey görülmüyordu. Hz. İbrahim eşini orada bırakıp uzaklaştıktan sonra bütün yük, Hz. Hacer’in omuzlarına kalmıştır. Ama o, “Rabbin emriyle olduktan sonra gam yemem” diyordu.
Biraz sonra çocuk susayınca ağlamaya başlar. Anne bir yudum su bulabilmek için sağa sola koşar. İlk gözüne ilişen Safa tepesi olur. Safa kapısından dışarı çıkar, “Acaba bir yerde su görebilir miyim.. suyun alameti olan kuşlara şahit olabilir miyim.. ben ne olursam olayım ama şu yavrucuk ağlıyor ve içim parçalanıyor” duygu ve düşüncesiyle tepeye tırmanır.

Safa’da bir şey göremeyince Merve tepesine tırmanır ve Safa ile Merve arasındaki bu geliş gidişler yedi defa olur. Dört defa gider, üç defa gelir. İyice yorulan ve takati kalmayan Hz. Hacer anamız, “Artık bittim Ya Rabbi. Bütün sebeplere sarıldım. Bu yavruyu bırakıp gidemem. Senin emrine muhalefet de edemem. Bahtına düştüm” diye inler
. Bu içten yapılan dua, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rahmetini harekete geçirir ve ilahi emirle Hz. İsmail ayağını yere vurunca yerden bir su (zemzem suyu) fışkırır. Ve bu sudan hem anne hem de çocuğu kana kana içerler.
Evet Hz. Hacer validemiz, teslimiyetinin meyvesini böyle görür ve aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan müminlere de nice dersler verir. (İbn Sad, Tabakat, 1/50-164)

Musibetlerimizi def edecek, bizi huzura kavuşturacak, gönül dünyamızda zemzemler fışkırtacak, bizi iman ufkuna ulaştıracak, kanayan yaralarımızı dindirecek ve bize inşirah verecek olan sadece ve sadece Rabb’imizdir (celle celâluhu). Biz, sebeplere sonuna kadar sarılıp ALLAH’ın (c.c.) bize verdiği imkanları kullanacağız. İşte bu noktadan sonra ALLAH’ın bitip tükenme bilmeyen kudret ve kuvvetine şahit olacağız.
 Gecemiz gündüz olacak, şafaklar atacak, ak horozlar ötecek, çatlak sesler dinecek, meseleyi ters anlayanlar kaybolup gidecektir. Bize düşen niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olmak, sadakatle O’nun (c.c.) kapısından ayrılmamak ve bir ömür boyu O’nu (c.c.) tanıyıp tanıtmaya çalışmaktır.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Image Hosted by ImageShack.us
Sevgi bazen bir güldür sunulan,bazen gözyaşıdır süzülen,bazen de bir duadır,dostu gıyabında Mevlaya gönderilen...

Son Yazılarım

Seven, sevdiğinin yolunda olur‏
İBÂDETİN KIYMETİNİ BİLMEMEK İBÂDETTEN ZEVK ALMAYA ENGELDİR
Stres ve Tevbe‏
Gözümün Nuru Namaz
Allah sevgisi testi
Sen Yeter ki, Herşeyin Sahibi’ne (c.c.) Teslim Ol ..!
HADİSLERLE DİRİLMEK ve PEYGAMBERLE YAŞAMAK
Mahşer Anı
Yalnızlık Halleri
Takva ve Tevbe
Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us





























CINAR RADYO BURSA

Kategoriler


Hit Counter
Hit Counter
www.audici.de.tlImage Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

  • <%FriendUsername%>


  • Özkan Özdemir
    nurla
    gonulcedost
    annelerimiz
    yolcugidiyor
    hazanseli
    nurulenvar
    fuadyusufoglu
    zerirem
    benmihrace
    garipyolcu
    ilayikelimetullah
    dinimizislam58
    hazanmevsimleri
    sufiyane
    benyako
    oldwomen
    feyzanur2000
    mesale
    1incitanem
    serranur
    keremcem06
    nursalkimi
    rindiseyda1
    omarfaruk1985
    yusufyusufoglu