4/7/2009 - Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerin'den nasihatler
 Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri "Bir Üniversite Talebesine Nasihatları: Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evladım, ağzın laf ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan "söz" olur ve seni cennete götürür, tutmazsan "köz" olur. Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini hayra götürür. İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah’ın huzuruna fesatla çıkılmaz. Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra halini sor, işini hallet. Sakın ha "bugün git yarın gel" deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır. Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev. İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. "Ben niye onun yerinde olmayayım" deme, elindekinden olursun. "Allah bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin" diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır. Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte vatanperverlik budur. Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygameber Efendimiz "Çalışmak ibadettir" buyuruyor. Evladım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsülünü al, komşuna ver, ağaç dik. Sadaka-i cariye, iyi evlat yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçeği şifalıdır. Bursa’da Osman Gazi’nin ve Orhan Gazi’nin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum. Aziz öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbirşey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir.
Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik yapmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver. Günde en az iki kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en "içten geleni" de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, "Ey Allah’ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle" diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir. " 
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
29/6/2009 - Ben sustum, sen söyle iyiliğimi...
 Niye bana uzaksın sevdiceğim? Gözlerinin büyüsünü özlemedim mi sanıyorsun? Sözlerinin sıcağı kalbimde bin efsûn. Sen yokken kuyulara düşüyor düşlerim. Sen olmayınca, sevda yetim; aşk öksüz, şefkat kimsesiz.
Sensiz, hesapların hepsi yarım kalıyor. Sensiz, defterlerin hepsi açık duruyor. Hata etmişim, şimdiye dek varlığını hesaplamışım hep; çok geç anlıyorum. Yokluğun ne hesaba gelmez işmiş; kıvranıyorum, yanıyorum, ağlıyorum.
Beni unutmadın değil mi? Unutmak ne garip şey ki, unutanlara unuttuğunu da unutturuyor. Dipsiz bir kuyuya düşüyor gibisin; içindeki unutuş bin kuyuyu kuyuya atıyor. Seni unutmak bana haram olsun. Unutulmak ne acı şey ki; unutulanın unutulduğu kimsenin hatırına gelmiyor. Sonsuz bir karanlıkta yitiyor gibisin; unutuluşun nice karanlığı karanlığa itiyor. Senin unutman bana uzak olsun.
Alev üşür mü bi’tanem? Taş katılığına yanar mı? Dağ yalnızlığına ağlar mı? Ayrılığın araya girmekten bıktığı olur mu? Yalnızlığın da canı sıkılmaz mı? Göz yaşının da göz yaşı döktüğü olmaz mı? Derdin de başı derde girmez mi? Acıyı da vurmazlar mı? İhanete de ihanet eden hainler çıkmaz mı? Yokuşların da yorulduğu olmaz mı? Sensizlik bir gün de senin yoluna çıkmaz mı?
Benden sana yol çıkar mı ey sevdiceğim? Ben beni bende toplasam, sen çıkar mı ey sevdiğim? Ben beni benden çıkarsam, elde sen kalır mı ey sevdiğim? Olmadı; ben beni bana bölsem, yine sen mi çıkar sevdiğim? Ben beni benle çarpsam, sen olur mu? Görüyorsun ya, benden yana hep küsûrat ve küsûrat... Hesaplar tutmuyor; dört işlemin dördü de beni sana getirmiyor. Denklemlerin beri yanındayım hep; sana denk gelmiyor yanımdaki hiçbir şey. Eşitlik hep senden yana bozuluyor. Ben bana kalıyorum; sıfırlanıyorum. Yok oluyorum; hesaplar bensiz tamam oluyor.
Yoksa, küs müsün bana ey sevdiceğim? Ya yolumu gözlemiyorsan? Yollar ne der bana sonra; ben ne derim yollara? Ya beni özlemiyorsan? Sesler küser kulağıma; heceler darılır dudağıma. Ya yüz çevirmişsen benden? Ne ederim sonra? Kalbim kaçar kalbimden; ellerim elimden çıkar. Ya gözlerim gözlerine hiç değmeyecekse? Işık kör kalır sonra; bakışım boşluğa düşer.
Orada mısın ey sevdiğim? Seni sevmeler cumhuriyetindeyim. Seni sevenlerin toprağında ayaklarım. Senin baktığın dağa çakılı gözlerim. Kalbim senin sevdiğin, senin sevdirdiğin gökleri emiyor. Sana geliyorum. Aynalar yolumu kesiyor. Yoğu var sanıyorum. Aldanıyorum. Yollar dolanıyor; beni yine bana getiriyor. Yoldayım sanıyorum. Hüsrana uğruyorum. Yokuşlarda susuyorum... Seraba kanıyorum. Yanıyorum.
Aynalar da bıkmaz mı aldatmaktan bir gün ey sevdiceğim? Sen yoksun diye kapatmazlar mı gözlerini? Yollar da bir akşam üstü omzundan atmak istemez mi sensizliğin yükünü? Sana varmadıklarını anlar anlamaz yoldan çıkmazlar mı? Yokuşlar yorulmadı mı hâlâ beni yormaktan? Bir sabah isyan edip baş aşağı dönmezler mi? Serap çok mu memnundur susuzları aldatmaktan? O da su içmek istemez mi bir öğle vakti sevgilinin dudağından? Alevler üşümez mi, sevdiceğim, sen yokken? Karanlık seni görmeyi özleyip de açmaz mı gözlerinin bandını bir gece yarısı? Işık bakışına değmeye can atmaz mı?
Niye uzağım sana sevdiceğim? Neredesin? Sen ki içimde sızımsın; sanki senin gözünden dökülür göz yaşlarım. Sen ki, kalbimde ıssızlığımsın; hep senin yanında bekler sevdiklerim. Sen ki, yolların sonunda bulduğumsun; önce de sonra da sana uğrar hasretim. Sen ki, dağda gördüğümsün; aslında senin yüzünde kavuşur Ferhat ile Şirin. Sen ki, köşe başında beklediğimsin; öyle ki hep senin göğsünde durulur kalbim. Sen ki, kapı ardında yolunu gözlediğimsin; sadece senin yanında teselli bulur öksüzlüğüm ve yetimliğim. Sen ki, yanımda bildiğimsin; ipini bıraktım ceylanların. Sen ki, içimde sakladığımsın; uzak olsun başkaca yakınlıklarım.
Sen sevdiceğimsin.
Yitiğimsin.
Eksiğimsin.
Susadığımsın.
Suskunluğumsun.
Sözüm sendendir.
Sözüm sanadır.
Sözüm sendedir.
Sözüm sensin.
Ben sustum, sen söyle iyiliğimi...

SENAİ DEMİRCİ
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
28/6/2009 - SEVGİ VARKEN DÜŞMANLIK NİYE?
 İNSANÎ özellikleri hırpalayan ve insanı bazen canavarlara rahmet okutacak kadar alçaltan bir his var: Düşmanlık.
Toplumda çoğu kimsenin bu hisse mağlup olduğunu ve iç aleminin bu yüzden sürekli bir çalkantı içinde bulunduğunu görüyoruz.
Bu tehlikeli sonuca çıkan nice yollar mevcut. Bunlardan sadece birkaçı: Dünya sevgisi, menfaat çatışması, haset, kıskançlık, kibir…
Ben bunları sayarken aklım bir noktaya takıldı. Bu his insan ruhuna niçin verilmişti? Her halde bu saydığım kötü sonuçların doğması için değil.
İnsan ruhuna işlenen her duygunun, her hissin birer ilâhî ihsan olduğu muhakkak.
Şu var ki insanoğluna “cüz’i irade” verildiğinden bu çok çeşitli ve zengin sermaye, doğru yolda kullanılabildiği gibi, yanlış sahalara da yönlenebiliyor.
İnsanların düşünce ve davranışlarındaki farklılık yanında ahiretteki saadet ve azap menzillerindeki çeşitlilik de hep bu sermayenin şöyle veya böyle kullanımıyla ortaya çıkıyor.
Görme duygusunun “kâinattaki ilâhî sanatları seyretme” yahut “haram sahaları dolaşma” şeklinde iki ayrı kullanım sahası olduğu gibi, insandaki her bir manevî cihazın da böyle doğru ve yanlış kullanışları, serbest ve yasak bölgeleri var. Bunların tamamını burada sayacak değilim. Sadece “sevmek ve düşman olmak” üzerinde biraz durmak istiyorum.
İnsanın görme, işitme gibi “zahirî duyguları” yanında bir de “batınî duyguları” var. Bunlardan ikisi konumuzla yakından ilgili: Kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye; yani menfaatı celb etme ve zararları def etme duyguları.
Her ikisinin de yerinde kullanılmaları kalp alemine büyük bir huzur ve kazanç getirirken, yanlış istimalleri de yine büyük zararlara yol açıyor.
İradesiz ve isteksiz bir insan düşünülemeyeceği gibi, öfkesiz, gazapsız insan da düşünülemez. Burada karşımıza İslam’ın şu temel hükmü çıkıyor: Allah için sevmek ve yine Allah için düşman olmak.
“İlahi ahlakla ahlaklanmanın” bir yönü de bu olsa gerek. Allah için sevmenin ölçüsü Allah’ın sevdiği kimseleri, O’nun razı olduğu işleri ve halleri sevmektir. Başta iman, salih amel ve takva olmak üzere güzel ahlakın bütün şubelerini hayatına mal etmeye çalışan kişi, Allah için sevme yolundadır.
Gazap kuvvesini de bunun aksi olarak düşünmek gerekiyor. Allah için düşman olmanın gereği de, iman ve inanç düşmanlarına karşı öfke duymak, onlara kalben olsun düşmanlık beslemek, ayrıca başta küfür ve şirk olmak üzere bütün batıl inançların ve kötü huyların da karşısında olmak, onlardan nefret etmek ve uzak durmaktır.
Burada akla bir soru geliyor: Bu kötü huyları ve yanlış inançları taşıyanlara daima düşman mı olacağız? Onlara her zaman ve her ortamda düşmanca mı davranacağız?
Bu sorunun en güzel cevabını Nur Müellifinin şu veciz ifadesinde buluyoruz:
“Bir adam zatı için sevilmez, belki muhabbet sıfat veya san’atı içindir.” (Münazarat)
Bu ifadeden hareketle şöyle diyebiliriz:
“Bir insana zatı için düşman olunmaz, düşmanlık onun kötü sıfatları içindir.”
Meselâ, sahtekâr insanları sevmeyiz. Burada nefretimiz sahtekârlık sıfatınadır ve onun bir sonucu olarak da o özelliği taşıyanadır.
İyi olsun kötü olsun, bütün insanlar zatları itibariyle Allah’ın kuludurlar, O’nun eseridirler. O’nun isimlerinin tecelli mahalleridirler. Nefislerine ve şeytana uyarak bu güzelim eseri küfür ve isyanda kullanıyorlarsa, biz o eserlere değil, onların yanlış kullanımına karşı olacağız.
BÜTÜN peygamberler kötü yolda olan insanları ıslah için gönderilmişlerdir. Eğer o kötü kişilere zatları için düşmanlık besleselerdi, onlara hakkı tebliğ etmeleri ve bu kişileri batıldan men etmeye çalışmaları gerekmezdi. Demek ki, Allah, kendi yolunu terk edip nefsine ve şeytana uyan kullarının kurtuluşlarını istiyor ve bunun için peygamberler gönderiyor, kitaplar indiriyor.
O halde, birisine düşmanlık beslerken çok iyi düşünmemiz gerekiyor. Mülk Allah’ın olduğuna göre, biz bir insana düşman olurken Allah’ın bir kuluna, bir eserine düşman olmuş oluyoruz. Allah’ın bundan razı olmayacağı muhakkaktır. Öyleyse düşmanlığımız o şahısların zatlarına değil, kötü sıfatlarına olmalı. Onları taşıyanları ikaz etmeye ve kendilerine doğruyu bildirmeye, güzeli göstermeye çalışmalıyız.
Şu var ki, o kimseler yanlış inançlarını ve bozuk hayat düzenlerini sadece yaşamakla kalmayıp diğer kulları da bu tehlikeli yola sevk etmek için çaba gösteriyorlarsa, yani doğrudan imana ve ahlaka cephe almışlarsa artık onlar Allah’ın kulu olma şerefini terk edip şeytana asker olmuşlardır. Ve bizim, şeytana düşman olduğumuz gibi onlara da düşman olmamız ve insanları onların şerrinden korumak için gayret göstermemiz imanımızın gereğidir.
Bu noktaya kadar düşmanlık üzerinde durduk. Biraz da sevgiden, muhabbetten söz edelim. Yeniden Üstad Bediüzamanın vecizesine dönelim:
“Bir adam zatı için sevilmez, belki muhabbet sıfat veya san’atı içindir.” (Münazarat)
İNSANIN taşıdığı sıfatlar iki gruba ayrılıyor. Birisi yaratılışında kendisine ihsan edilen özellikler. Diğeri de kendi iradesi ve gayretiyle kazandığı bilgiler, beceriler, faziletler. Nedense, birinciler çoğu zaman hatıra gelmez de ikincilere bakılır ve onlardan söz edilir.
Bilgili insanları severiz, burada sevgi bilgi sıfatınadır, dolayısıyla da ona sahip olan insanadır. Alçak gönüllü insanları da severiz. Burada da sevgimiz tevazu sıfatınadır. O sıfatı taşımaları dolayısıyla sevilirler.
İnsana kendi iradesi dışında bir ilâhî ikram olarak takılan sıfatlara gelince, bunların başında “o insanın Allah’ın en mükemmel eseri olması” gelir. Allah her eserini sever, her canlıya rahmet ve merhamet eder. Ancak en mükemmel eserini, bir başka deyişle, isim ve sıfatlarına en fazla ve en ileri derecede mazhar kıldığı mahlukunu daha fazla sever. O halde insanı Allah’ın eseri olarak görmek ve onu öylece sevmek de Allah için sevmenin tarifine girer.
Nur Külliyatında geçen şu cümle konumuza ışık tutuyor:
“Hem, bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile Ona muhabbet ediniz.”(Sözler)
GÖZÜMÜZ ve kulağımız, elimiz ve ayağımız bize birer ihsan olduğu gibi, beden hanesinde misafir edilen ruhumuz ve ona takılan aklımız, hafızamız, hayalimiz, his dünyamız da hep birer ilâhî ikramdır. Ve bütün bunlar Allah’ın bize olan muhabbetini gösteriyorlar. Bizim de öncelikle O’nu sevmemiz aklın ve vicdanın gereğidir. Ancak bu muhabbetin bir ölçüsü, bir göstergesi olmalı. Bu da “itaat” olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim şu ayet-i kerime bu konuda bize büyük bir ufuk açıyor:
“(Resulüm!) De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmran, 31)
Allah’ı böylece seven bir insanın kalbinde O’nun kullarına ve diğer mahluklarına karşı da bir sevgi hissi uyanır. Kardeşimizi niçin severiz? “Aynı anne ve babadan geldiğimiz için” değil mi?
Bütün varlık alemini Allah’ın birer eseri olarak görme şuuruna erdiğimiz ölçüde, onlara karşı ulvî bir muhabbet taşırız. Aksi halde, kendimizi de onları da müstakil varlıklar olarak görür ve onlara menfaat ölçüsüyle nazar ederiz. Fayda gördüklerimizi kendi nefsimiz için severiz, diğerlerinin ise yüzüne bile bakmayız.
Teknolojinin bu kadar ilerlemesine rağmen, insanlarımızın birine karşı bu kadar yabanileşmesi, birbirinin etini yemeye can atarcasına menfaat kavgası vermeleri hep bu şuurdan mahrumiyetin acı sonuçlarıdır.
Günümüzde çoğu zaman sevgilerin de düşmanlıkların da nefis eksenli olduğunu görüyoruz. Nefis ise doymak bilmiyor, kavgalar da böylece sürüp gidiyor.
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü, nefis daima kötülüğü emredendir. Meğer ki, Rabbimin merhamet edip koruduğu (bir nefis) ola.” (Yusuf Suresi, 53)
BÜTÜN insanlar, nefisleriyle sürekli bir çarpışma halindeler. Şeytan onlarla durup dinlenmeden uğraşıyor. Bu harp meydanında çok şeyler kırılıp dökülüyor; nice sevgiler eziliyor, nice insanî değerler harap olup gidiyor.
Hal bu merkezde iken, bu asrın çirkef ortamında insanlarımızın melek gibi tertemiz, saf ve lekesiz olmasını beklersek yanılırız. Kalpleri iman nuruna kavuşmuş insanlarımız bile asrın esintilerinden az çok etkileniyor, birtakım kötü hislere mağlup düşebiliyor ve hatalı davranışlar sergileyebiliyorlar.
Bu kişiler, harpte ölümden kurtulmuş ama çok yerinden nice yaralar almış kimseleri andırırlar. Onların yaralarına bakıp imanlarını önemsememek büyük bir hatadır. İman en büyük şeref, en ileri üstünlüktür. Ehl-i sünnet itikadına göre büyük günah işleyenin kâfir olmaması, en büyük hataların bile iman güneşini perdeleyemeyeceğini açıkça ders verir.
ÖYLEYSE, Nur Müellifinin, “Mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil belki lütufla ıslahına çalışır” (Mektubat) sözü kulaklarımızda daima çınlamalı, idraklerimizde sürekli yankı bulmalı. O zaman düşmanlıklar yerini acımaya terk edecek ve aramızdaki sevgi ve muhabbet büyük ölçüde zedelenmeyecektir.
Bazen hisler araya giriyor, nefis işi karıştırıyor, habbe kubbe yapılıyor ve sevgiler yerini düşmanlığa terk ediyor. Halbuki, Allah için buğz etme (düşmanlık besleme)” düsturunca bir davranış İslam’da ne ölçüde yasaklanmışsa, ona o kadar karşı olmak gerekiyor. Mesela, bir iş İslam’da mekruh ise yani kerih görülüyor, çirkin bulunuyorsa, biz de o işi çirkin görmeliyiz. Hududu tecavüz edip mekruha haram muamelesi yaparsak muhatabımıza zulmetmiş oluruz.
Geliniz, “adavete adavet, muhabbete muhabbet” edelim. Yani düşmanlığa düşman olalım ve sevgiyi sevelim. O zaman hem kendi ruh iklimimizde hem de toplum hayatımızda huzur ve saadet çiçeklerinin açtığını göreceğiz.
 Prof. Dr. Alaaddin BAŞAR
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/6/2009 - Helalden kazanmak için çalışmalı

Bir kimsenin, kendisinin ve çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını helalden kazanması, kimseye muhtaç kalmaması için çalışması, birçok nafile ibadetten daha sevabdır. Resulullah efendimiz, bir sabah, Eshabı ile konuşurken, kuvvetli bir genç, erkenden dükkanına doğru geçer. Orada bulunanlarda bazısı; -Erkenden dünyalık kazanmaya gideceğine, buraya gelip birkaç şey öğrenseydi daha iyi olurdu, deyince, Resulullah efendimiz; -Öyle söylemeyiniz! Eğer kimseye muhtaç olmamak ve ana, baba, çoluk çocuğunu da muhtaç etmemek için gidiyorsa, her adımı ibadettir. Eğer, herkese öğünmek, keyif sürmek niyyetinde ise, şeytanla beraberdir buyururlar.
Çalışmak, malı arttırır ise de, rızkı artırmaz. Çünkü rızık, mukadderdir yani herkesin rızkı takdir ve taksim edilmiştir. Rızık, maaşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Böyle olmakla beraber, çalışmak lazımdır. Allahü teâlânın adet-i ilahiyyesi böyledir. Peygamber efendimiz; (Bir Müslüman, helal kazanıp, kimseye muhtaç olmaz ve komşularına, akrabasına yardım ederse, kıyamet günü, ayın ondördü gibi parlak, nurlu olacaktır) buyurmuştur.
Hazret-i Ömer buyurdu ki: “Çalışınız, kazanınız, Allahü teâlâ rızkımı çalışmadan gönderir, demeyiniz! Allahü teâlâ, gökten para yağdırmaz.”
Hazret-i Lokman hakim, oğluna hitaben; “Çalış, kazan! Çalışmayıp, herkese muhtaç kalanların dini ve aklı noksan olur ve iyilik etmekten mahrum kalır ve herkesten hakaret görür” buyurmuştur.
Din büyüklerden bir zata; -Özü sözü doğru olan tüccar mı, yoksa geceleri nafile namaz kılan, gündüzleri oruç tutan abid mi yüksektir, diye sual edilince, o zat; -Emin olan tüccar daha kıymetlidir. Çünkü, şeytanla her saat cihad etmektedir. Şeytan, alışta, verişte, tartmada onu aldatmaya uğraşmakta, o ise Allahü teâlânın emrini, rızasını gözetmektedir, buyurur.
İmam-ı Evzai hazretleri, İbrahim Edhem hazretlerini sırtında odun taşırken görünce; -Niçin bu kadar sıkıntı çekiyorsunuz? Kardeşleriniz, sizi hiçbir şeye muhtaç bırakmaz, der. İbrahim Edhem hazretleri; -Öyle söyleme, hadis-i şerifte; (Helal kazanmak için sıkıntı çekenlere Cennet vacib olur) buyuruldu cevabını verir.
Mal müminin yardımcısıdır. Çalışmalı, helalden kazanmalıdır. Ahir zamanda insanlar, muhtaç kaldıkları zaman, dinlerini verip muhtaç oldukları şeyleri almakla karşı karşıya kalırlar. Bu sebeple, dini vermemek için çalışmalıdır. Hadis-i şerifte; (Elinin emeği, alnının teri ile ye, dinini satıp yeme!) buyuruldu.
Haramdan kazanılanı yemek, kalbi karartır ve hasta eder. Zünnun-i Mısri hazretleri buyuruyor ki: “Kalbin kararmasının dört alameti vardır: 1- İbadetin tadını duymaz. 2- Allah korkusu, hatırına gelmez. 3- Gördüklerinden ibret almaz. 4- Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrayamaz.”
Ebu Süleyman-ı Darani hazretleri buyurdu ki: “Helalden bir lokma az yemeyi, akşamdan sabaha kadar nafile namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü, mide dolu olunca, kalbe gaflet basar ve insan Rabbini unutur.”
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: “Bu dünya, ahiret yolcularının bir konak yeridir. İnsana burada yiyecek ve giyecek lazımdır. Bunlar ise çalışmadan ele geçmez. Her an mal kazanmak için uğraşan aldanmıştır. Hem ahiret için hazırlanmalı, hem de dünya ihtiyaçlarını kazanmalıdır. Fakat, bunları da, ahiret yolculuğunda lazım olduğunu düşünerek kazanmalıdır.”
Netice olarak her Müslüman, çalışmalı, helalden kazanmalı, aldığı her şeyi, helal mi, haram mı araştırmalıdır. Aldığı şeyde hakkı olanlara vermeyi, fakirlere, gariblere yardım etmeyi düşünmelidir. Çünkü insanların iyisi, insanlara iyilik edendir. İnsanların kötüsü de, insanlara kötülük edendir. İnsan, kazandığına kanaat etmeli, Allahü teâlânın taksimine razı olmalıdır. Hadis-i şerifte; (Kanaat eden doyar) buyuruldu.
Sehl bin Abdullah Tüsteri hazretlerinin buyurduğu gibi: “Yolumuzun esası üç şeydir: Helal yemek, ahlak ve amelde Resul aleyhisselama uymak ve her işi, yalnız Allah rızası için yapmaktır.”
 Osman ünlü hoca
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/6/2009 - EY RESUL,EY NEBİ

Aldığım her nefeste adını anıyorum. Yanına gelmek için,günleri sayıyorum. Ey Nebiler Nebisi,ey Rasuller Rasulü Feryadımı duy benim. Sana yalvarıyorum...
Firakın ateşiyle tutuştu elim kolum, Her bir hücrem ve azam hep Ravzandır diyorum. Ey güzeller güzeli,benim gerçek sevgilim, Feryadımı duy artık,sana yalvarıyorum...
Bir taşına dokunmak,ne büyük saadettir. Senin yanına gelmek,en büyük hazinedir. Gözyaşlarım ıslatsın mübarek taşlarını, Feryadımı duy canım sana yalvarıyorum...
Gecelerim uzuyor,hasretim çoğalıyor. Kalbimin her atışı,bir tek MUHAMMED diyor. Yanına gelemezsem,bu can niye yaşıyor, Feryadımı duy Nebim,sana yalvarıyorum...
Aciz,zayıf,günahkar ümmetinden biriyim Belki fazla cüretkar,belki de bir deliyim. Aşkınla divaneyim,Kabene pervaneyim. Feryadımı duy ne olur,sana yalvarıyorum. YANINA GELMEK İÇİN GÜNLERİ SAYIYORUM... (Ne olur artık beni de yanına çağır,YA RESULALLAH,BU HASRET DAYANILMAZ OLDU...!)
  
Kab Bin Züheyr
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda

Sevgi bazen bir güldür sunulan,bazen gözyaşıdır süzülen,bazen de bir duadır,dostu gıyabında Mevlaya gönderilen...
Son Yazılarım
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerin'den nasihatler
Ben sustum, sen söyle iyiliğimi...
SEVGİ VARKEN DÜŞMANLIK NİYE?
Helalden kazanmak için çalışmalı
EY RESUL,EY NEBİ
Dünya'ya gönlünü kaptırmadan
Mübarek üç aylar geldiiiiii
Sen el aç ve iste,istediğine mutlak cevap gelecektir...
Farzlardan sonra en kıymetli amel, ilim öğrenmek ...
“Ey iman edenler! Allah’a ittika edin ve O’na yaklasmaya vesile arayin

|